Sanırım ülkemizde suskunluğu bu kadar gündem olan başka bir isim yoktur.  Enteresan olan kendisi sustukça adına konuşanlar çoğalıyor.  Hakkında o kadar çok konuşulup yazılıyor ki, merak etmemek mümkün değil. Kimden bahsettiğimi anladınız sanırım:

Türkiye Cumhuriyeti 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül.   

Kendisiyle bire bir çalışmamış olsam da aynı dönemde siyaset yaptığım bir insan Abdullah Bey. Hem tanışmak hem kafamdaki soru işaretlerine cevap bulmak adına söyleşi yapmak;

Başkanlığa adaylığını koymaktan neden vazgeçtiğini,

Tayyip Erdoğan’la görüş ayrılıklarının nedenlerini,

Hayrunnisa Hanım’ın neler  düşündüğünü,

Kuracağı partide temel ilkelerin neler olacağını,

31 Mart seçimlerini nasıl değerlendirdiğini,

Özel ve resmi açıklamalar dışında genelde neden suskun kaldığını sormak istedim.

Kendisi talebimin tanışma kısmını kabul ettiği için sorularımı soramadım hâliyle. Öyle cinlik yapıp araya soru da sıkıştırmadım. Ama bu izlenimlerimi ve gözlemlerimi yazmayacağım anlamına gelmiyor tabii.

Görüşmeye giderken kafamda mesafeli, temkinli konuşan bir şahsiyet vardı. Kendimi bu duruma hazırlamıştım lâkin çok samimi, mütevazı, tebessümü eksik olmayan bir Abdullah Gül buldum.

Biraz eskilerden biraz yenilerden sohbet ettik.  Dünyadaki ve ülkemizdeki siyasi gelişmeleri konuştuk. Abdullah Bey’le sohbet ederken medya suskunluğunun nedenini anladım. Dünya gündemini takip eden, konferanslara katılan, ülke ve dünya meselelerine kafa yoran bir insanın “Kim ne demiş?” “Kim neden demiş?” gibi mevzularla meşgul olması tabiatın doğasına aykırı. Sık sık vurguladığı sorumluluk duygusunun da gereksiz polemiklere girmeye engel olduğunu düşünüyorum.  Yani oturup öyle dedikodu yapıp, birilerini çekiştireceğiniz bir tarzı yok :)

Bir ara “Hakkınızda bu kadar yazılıyor, çiziliyor, hiç mi gaza gelmiyorsunuz?”  diye sordum. “Cumhurbaşkanlığı’ndan ayrıldığım gün günlük siyasete girmeyeceğimi söylemiştim, aksi bir durum bize yakışmaz” dedi.

Sohbet esnasında kendisiyle ilgili bir bilgiyi de ilk defa o gün öğrendim.  Bugüne kadar medyada da böyle bir bilgiye denk gelmedim. Abdullah Bey 80 ihtilalinde gözaltına alınarak Metris Cezaevi’nde yatmış meğerse.  Hatta yıllar sonra Kenan Evren’le bir araya geldiğinde Evren kendisine “ Biz seni de hapse atmışız” deyince Abdullah Bey “Bunlar geçmişte kaldı, biz geleceğe bakalım” cevabını vermiş.  

Kader çok acayip bir şey hakikaten… Güç sahibi iken yaptığınız iyi veya kötü şeyler muhakkak sizi buluyor bir şekilde işte.   

Abdullah Bey’in ofisine gittiğim taksi şoförü “Abla selamımı söyler misin? Artık kursun şu partiyi…” deyince elçiye zeval olmaz babından taksicinin mesajını iletip; bir cevap alabilir miyim, diye şansımı denedim ama ser verip sır vermedi.  Bu konuya girmedi.  

Elbette ben de herkes gibi daha fazla şey öğrenmek isterdim. Lakin bir tanışma buluşması olduğundan haddimi aşmak istemedim.

“Kurulacak” diyorum çünkü ben Abdullah Bey’in yeni bir parti kuracağına inanıyorum.  Kanımca kuracağı partinin vazgeçilmezleri; evrensel bir dile sahip olması, şeffaflık, hukuk, adalet gibi değerler olacak. Ortak akılla hareket eden bir yapı olacak. Demokrasi ve iç barış olmazsa olmazlardan… Ve üzerinde durduğu önemli hususlardan biri de; evin içini düzene koymadan güçlü olunamayacağı gerçeği. Müslüman ülkelerin hâli hepimizin malumu.

Abdullah Bey, Tayyip Bey’den bahsederken de öyle öfke ve kızgınlık cümleleri kullanmıyor. 

Tayyip Bey ve Abdullah Bey’in siyasi görüş ayrılıklarını şöyle görüyorum:

Tayyip Bey dünyayı  düşünce dünyasından okuyup değerlendiriyor, Abdullah Bey ise  direk okuyup değerlendiriyor.  

Bu karşılaştırmayı bir üstünlük arayışıyla yapmıyorum.  Geçmişte Erbakan Hoca’yla yaşanan görüş ayrılığını nasıl meşru gördüysem, bugün veya yarın da meşru göreceğim. Olması gerekende bu…

Bizim en temel sorunumuz siyasi görüş ayrılıklarını ihanet olarak görmemiz, dinle ilişkilendirmemiz. İş böyle olunca ne din kardeşliği, ne komşuluk ne de arkadaşlık hukuku kalıyor. 

31 Mart seçimleri öncesi ve sonrası yaşananlar bir vatandaş olarak herkes gibi beni de endişelendirdi. Kendisine İstanbul’daki seçim sonuçlarını nasıl değerlendirdiğini sordum, gelinen noktanın çok üzücü olduğunu vaktiyle bize yapılan yanlışları bizim güçlü olunca başkalarına yapmamamız gerektiğini anlattı.  Türkiye’nin demokrasi gücünün büyük olduğuna inandığını söyledi.

Hayrunnisa Hanım’ın 2014 yılındaki intifadasını başörtülü bir kadın olarak değerli gördüğümü de ilettim. Toplumun verdiği rollerin dışına çıkabilen kadınları seviyorum zira. Benim sözlerime karşılık, Abdullah Bey eşinin adalet duygusunun çok yüksek olduğunu söyledi.

Bunlar benim düşüncelerim, izlenimlerim. Umarım bir gün kendisiyle söyleşi yapma ve sorularıma cevap bulma fırsatım olur.

…………

Geçtiğimiz günlerde Tayyip Bey’in Rusya dönüşü uçakta gazetecilerle yayımlanan fotoğrafı  bir hayli konuşuldu.  Fotoğraf karesinde kim vardı, neden vardı mevzuna girmeyeceğim.  Öyle uçağın konforu filan da cezbetmiyor beni. Ben en çok neyi merak ediyorum biliyor musunuz?  Uçaktaki gazeteciler ve Cumhurbaşkanı  bu pozun dışında ne yaparlar ne ederler? Hakikaten merak ediyorum.  O kadar ki itiraf edeyim; iki yıl kadar   önce “ Bir yurt dışı ziyaretine  katılmak ve yazmak istiyorum” diyerek talebimi ilettim.  Öyle her daim gideyim filan değil yani bir kere deneyimlemek istedim.   Biliyorum şimdi birileri çıkıp “Sen kimsin? Niye seni uçağa alsınlar?” diyecek ama mühim değil.  Neyse, kabul  edilmedim.  Ne kızdım, ne gönül koydum. Sonuçta  her isteyeni uçağa bindirecek halleri yok.  Ama bence Tayyip Bey  her zaman aynı isimlerle yolculuk yaparak yanlış yapıyor.  Hep aynı yüzler, aynı ifadeler.  (Katılanları küçümsemek amaçlı söylemiyorum) Halbuki muhalif gazeteciler de dahil farklı isimlerin kendisine eşlik etmesi, gerek katılanlar gerek kendisi için çok daha faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

12.04.2019

Leave A Comment