Programcı, sunucu ve iletişim koçu olan Defne Sarısoy aynı zamanda çok duyarlı bir kadın. Gazetede okuduğu haberde kendine ait sorumluluk duygusuyla hareket eden bu hoş kadınla güzel bir söyleşi yaptık.

Defne sarısoy neler yapıyor, yeni projeleri var mı?

Etkinliklerde, kongre ve konferanslarda sunuculuk ve moderatörlük yapıyorum.Uzun süredir yaptığım bir iş. Bana farklı sektörlerde yeni ortamlara girme ve yeni insanlar tanıma fırsatı veriyor. İletişim ve kişisel gelişim konularını harmanladığım ve “Hayatla İletişim” adı altında verdiğim seminerler ve eğitim çalışmalarım var. Ayrıca iletişim becerilerini geliştirmek ve daha etkin konuşmacı olmak isteyenlere iletişim koçluğu yapıyorum. TRT Haber’de uzun zamandır sürdürdüğüm programım sona erdi. Şimdi Kanal 24 için ”İş’te Patron” adlı bir programın hazırlığındayım. Yakında çekimlere başlıyoruz.

Okuduğunuz bir köşe yazısından etkilenerek ‘bir kitaba ses verdiniz’. Sosyal sorumluluk konularında duyarlısınız sanırım.

Aslında bu bir his, biraz da uygunluk meselesi. Ben konuşarak, sesiyle para kazanan bir insanım. Ertuğrul Özkök’ün yazısını okuyunca “Bu benim yaptığım iş zaten.” dedim ve “Demek kitap okuyacak birilerine ihtiyaçları var, ben niye yapmayayım?” dedim ve hiç düşünmeden telefona sarıldım. Çünkü “sesli kitap” çok kolay yapabileceğim bir şeydi, neden zaman ayırmayayım? Ama başka yapabileceğim şeyler de var tabii. Benim ilgilendiğim şey; insan. İnsana dokunabileceğim bir şey varsa, yardımcı olmaya çalışıyorum. Başka bir dernekte kültürel ve tarihi mirası korumakla ilgili bir çalışma içindeyim. Epos7 Derneğinde çalışıyorum. Bir antik kent var; Stratonikea. Çok ilginç, büyülü bir atmosferi olan bir yer hakikaten, oraya gittik gördük, çok etkilendim. Bütün uygarlıklardan izler var. Roma var, Antik Yunan var, Osmanlı var, Cumhuriyet Dönemi var. Üst üste bir sürü medeniyetin yaşadığı bir yer olmuş. Oraya gidince de “Burayı duyurmak lazım” diye düşündüm. Orada da geçmişten günümüze gelen insan olgusu beni heyecanlandırdı. İnsana dair çok merakım var. İnsanı anlamaya çalışıyorum. Ve bu alanda kendimi geliştirmeye, eğitimlere gitmeye gayret ediyorum. Kısacası; en derin manasıyla iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Ama kolay bir şey değil tabii, yolumuz uzun.

Defne sarısoy neler yapıyor, yeni projeleri var mı?

Etkinliklerde, kongre ve konferanslarda sunuculuk ve moderatörlük yapıyorum.Uzun süredir yaptığım bir iş. Bana farklı sektörlerde yeni ortamlara girme ve yeni insanlar tanıma fırsatı veriyor. İletişim ve kişisel gelişim konularını harmanladığım ve “Hayatla İletişim” adı altında verdiğim seminerler ve eğitim çalışmalarım var. Ayrıca iletişim becerilerini geliştirmek ve daha etkin konuşmacı olmak isteyenlere iletişim koçluğu yapıyorum. TRT Haber’de uzun zamandır sürdürdüğüm programım sona erdi. Şimdi Kanal 24 için ”İş’te Patron” adlı bir programın hazırlığındayım. Yakında çekimlere başlıyoruz.

Bir kitaba ses vermek nasıl duygu?

Seminerlerimde güzel konuşma alıştırmaları yapmaları konusunda, sesli olarak kitap okumalarını tavsiye ediyorum aslında. Burada amaç başka; görme engelinden dolayı kitap okuyamayan, o duygulanmayı yaşayamayan birine kitap okuyup o hissi verebilme gayesi var. Dolayısıyla bu beni heyecanlandırdı. “Acaba iyi tonlayabiliyor muyum, o hissi verebiliyor muyum?” diye merak ediyorum. Acemiliği attıktan sonra sanırım yavaş yavaş alışacağım. Bu ilk kitabım; devamını da getirmeyi çok istiyorum. Herkese tavsiye ederim, çok güzel bir duygu.

Dünyaya hoş bir seda bırakmış olarak hissediyor musunuz?

İnsan olarak ölümsüz olmak gibi bir kaygımız var aslında. Bir anlamda “Ben ölsem bile sesim yaşayacak.” gibi bir düşünce olsa da, buradaki gaye kitap okuyamayan birilerine sesimizle ulaşabilmek. Birçok insana sesimle ulaşabilmek duygusu da çok güzel tabii.

Türk halkı’nın %70’i engelli komşu istemiyor. Bunun nedenleri ne olabilir sizce?

Bence olumsuzlukları görmek istemiyorlar. “Engelli insanların varlığından haberdar olmazsak rahatsız olmayız.” diye düşünüyorlar. Görmedikleri zaman yok sayabiliyorlar. En temelde yatan dürtü budur bence. Engelli biri komşunuz olduğu zaman onun gerçekleriyle yaşayacaksınız, çünkü onun zorluklarını göreceksiniz, merdivenden inip çıkarken yaşadığı zorluklara şahit olacaksınız ister istemez. Bu sizi zorlayacak tabii. Bizim en büyük dezavantajımız bu maalesef, zorlanmayı istemiyoruz. Zorlanmayalım her şey kolay önümüze gelsin diyoruz. Bir başkasının mücadelesine de “onun macerası” diye bakıyoruz. Ama ben öyle bakmıyorum açıkçası, kader dediğimiz şeyden kaynaklanan herkesin farklı bir yolculuğu var, buna kimse müdahale edemez. Engelli olmak kimsenin tercihi değil, tercih de edilmez zaten. Ben nasıl ki dünyaya gelirken cinsiyetimi, ailemi, fiziksel özelliklerimi seçmedim; önüme standart veri olarak konulanla yaşıyorsam, engelli olan kişi de bununla yaşamak ve kabullenmek durumunda. Bu çok doğal bir şey, biz niye bundan kaçıyoruz bunu anlamıyorum. Biz kaçmak yerine elimizi uzatabilmeliyiz.

Yardım etme duygusu mu eksik?

İnsanın kendini yardım etme duygusundan mahrum etmemesi gerekir. İnsanı hakikaten özüyle buluşturan, başka hiçbir şeyde bulamayacağı bir duygu. Biz mutluluğu hep kendi dışımızda, uzağımızda ve maddesel şeylerde arıyoruz. Ev almakta, araba almakta gibi. Mutluluk bu değil, bence en büyük mutluluk “bir işe yaradığını hissedebilmek.”

Siyasetteki iletişim dilinin sertliğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında en olmaması gereken şeyi yapıyor politikacılarımız çünkü hayat dediğimiz şey etki-tepki meselesi. Neden ve sonuç ilişkisi. Bir şeyin nedenini oluşturuyorsunuz ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Tam olarak hayata ne veriyorsanız onu alıyorsunuz. Şimdi sertlikle ilerlenen bir yolda ne alabiliriz ki? Dargınlıklar, kırgınlıklar, en kötüsü de çözülmeler başlayacak. Bir arada durmakla ilgili kaygımız var artık bizim ve bu çok kötü. Hâlbuki en doğal yapmamız gereken, farklılıklarımızdan gocunmadan, birbirimizden hiç rahatsız olmadan bir arada yaşayabilmeli ve tahammül göstermeliyiz. Aslında tahammül kelimesini de sevmiyorum, ne demek “tahammül”? Bu çok normal bir şey olarak yaşanmalı. Sen başını örtüyor olabilirsin ama ben örtmüyorum. Ben seninle yan yana oturduğumda kendimi kötü hissetmemeliyim ya da sen, benim senin hakkında ne düşündüğümü sorgulamamalısın. Özünde iki insanız, farklı yetiştirilmiş, farklı aile yapılarına sahip olabiliriz ama özünde insanız. Bunu ayrıştırmayı, farklı kutuplarda olmayı, farklı ideolojilerde sürdürmenin gerekli olduğuna inanmıyorum. Ben açıkçası ideolojinin her türlüsüne karşıyım. İnsanları ayrıştırıyor ve birbirinden uzak düşürüyor. İnsan ideolojinin dışında kaldığı zaman hiçbir problem yok.

İdeolojiler hep vardı ama bugünkü sertlik yoktu. Türkiye yoruldu artık, değişmez mi bu dil?

Siyasetçilerin işi zaten ideoloji yaratmak… Türkiye yoruldu kesinlikle katılıyorum. Değişim gerekli, böyle devam ederse çok ciddi parçalanmaya gidecek. Bu da bizim hiçbir yararımıza olmayacak. Biz farklılarımızla yaşayabilen bir ülkeyiz, bizim özelliğimiz bu. Tek tipleşmemiz bizi özel kılmaz aksine bizi sıradanlaştırır. Ve biz ülke olarak tek tipleşemeyiz. Bunu başka bir millete dayatabilirsiniz ama bizde olmaz ve bu durumda kırılma sürecine girilir. Biz tek tipleşemeyiz.

Dünya gerçekliği dediğimiz her bir insan kadar fazla, bana sorarsanız. Çünkü her insan farklı bir dünya algılıyor ve o algılaması sonucu farklı bir realite ortaya koyuyor ve o, onun gerçeği oluyor. Ama bu realitelerin yan yana yaşaması mümkün. Bazı şeyleri kucaklamayı ve kabullenmeyi öğrenemezsek, zaten aile bile bir arada duramaz ve maalesef o çözülmeler de yaşanıyor.

Bizler yüz yüze kurduğumuz ilişkilerde karşımızdakini kırmamaya özen gösteren, çekingen bir toplumken sosyal medyada canavar olduk!

Birinin gözlerinin içine bakarak konuşmak çok farklı bir şey. Seminerlerimde de hep söylüyorum, herkes için zordur birinin gözüne bakarak konuşmak. Bana televizyonda mı yoksa bir seminerde mi konuşmak istersin diye sorulsa, televizyonu tercih ederdim. Çünkü sadece kameraya bakıyorum, bulunduğum yerde tanıdığım iş arkadaşlarım var. Ama bir salonda çıkıp konuştuğum zaman, çok insani unsurlar devreye giriyor ve göz göze iletişim kuruyorum. Hakikaten göz göze iletişimde kırmaktan çekiniyoruz ama bir taraftan da korkuyoruz. Çünkü nasıl bir tepki alacağımızı bilmiyoruz. Göze alamıyoruz. Durum böyle olunca kendimizi saklıyoruz ama sosyal medyada sallamak kolay. Bazen kendimizi başka isimlerin arkasına saklayarak yapıyoruz bunu. Açıkçası bunu korkaklık olarak görüyorum. Yüzüne söyleyemeyeceğin bir şeyi arkadan da söylememek gerek.

Bir de aşağılıyoruz ve yargılıyoruz!

Evet, artık yetişkin insanlarız. Allah bile yargılamazken, kulunu özgür iradesine bırakmışken, biz kim oluyoruz birbirimizi yargılama hakkını kendimizde görüyoruz?

Devlet büyüklerine hakaret etme cezalarına yönelik uygulama konusunda ne düşünüyorsunuz?

Göz önündeki insanların çok fazla eleştiriye maruz kaldığını biliyoruz. Eleştiri muhakkak dozunda yapılması gereken ve karşıdakinin de hazmetmesi gereken bir şey, hoşuna gitmese bile. Ama çok ağır hakareti kimse kabul etmek zorunda değil, ben de kabul etmem. Zaten hakaret ederek kimseyi eleştirmiş olmazsınız da. Uzlaştırıcı ve çözüme yönelik bir tarafı da yoktur. Her bireyin hakareti kabul etmeme hakkı var elbette. Hakaret içeren sözleri tasvip etmiyorum ama bir insan da eleştirebilmeli, bundan korkmamalı. Eleştiri konusunda devlet büyüklerinin herkesten daha hoşgörülü olması gerektiğine inanıyorum, özellikle gençlere karşı. Dünya görüşü oluşmamış, davranışlarının sonuçlarını düşünemeyecek 15-16 yaşında gençlerin dava sürecine sokulmaları ve gözaltına alınmalarını hiç hoş karşılamıyorum.

Bu durum gençleri daha çok mu hırçınlaştırıyor?

Gözaltılar her gençte aynı tepkiyi vermez. Kimini hırçınlaştırır, kimini hayat boyu bir küskünlüğe iter. İnsanların tepkilerinin matematik gibi kuralları yok maalesef. Her bireyin olaylar karşısında gösterdiği tepkiler çok farklı olabiliyor.

Sonu gelmeyen kadın cinayetleri var maalesef. Erkekler şiddeti iletişim aracı olarak mı görüyor?

Sıkışmışlığın bir ifadesi olarak görüyorum. Çok daha derinine baktığımız zaman, aslında kadın hep korkulacak bir şey olmuş. Ortaçağ’da o cadıların yakılmaları, büyüden filan korkulduğundan değil, aslında kadının gücünden korkulduğundan. Bu hep böyle süregelmiş ve erkek ne yapmaya çalışıyor? Korktuğu şeyi kontrol altına almaya çalışıyor. Olmadı baskı yapmaya çalışıyor, daha olmadı korkutmaya çalışıyor ki, sinsin. Kadına yönelik şiddetin altında çok büyük bir korku ve sıkışmışlık var.

Ve tabii erkeklere çok kötü bir eğitim veriliyor. Neticede bu erkekler de bu toplumda yetiştiriyor. “Sen erkek adamsın; öyle yapma, böyle yapma” veya her şeye hakkı varmış gibi davranılıyor. Ben de bir erkek çocuk annesiyim çok dikkat ediyorum, özen gösteriyorum. Birçok aile özen gösteriyor eminim ama ülkemizde maalesef eğitim düzeyi düşük yerlerde erkeklik çok önemli bir meziyetmiş gibi yetiştiriliyor. Bir evin içinde kız ve erkek çocuk eşit yetiştirilmediği zaman, erkek kendini farklı bir konumda görüyor ve hayatı boyunca tüm kadınlara karşı kendini üstün görüyor. Kendini geliştirip içindeki ilkel duyguları da adam edemeyince, her kafası kızdığında ve sıkıştığında acısını kadından çıkaran bir erkek profili çıkıyor ortaya. Sadece kadına da değil, hayvanlara eziyet eden de içinde bulunduğumuz toplumdan çıkmıyor mu? Yetiştirme yurdunda devlet himayesinde kendine emanet edilmiş çocuklara eziyet edenler, evlerine gidince ailelerinin yüzlerine nasıl bakabiliyorlar?

Gerçekten toplumsal dengelerin şaştığı ve insanlık olarak zor bir dönemeçteyiz. Bunun sadece bizim ülkemizle sınırlı olduğunu da düşünmüyorum. Her sabah gazeteleri okuyup televizyonda bültenleri izleyince bir fikre kapılıyorum. “Dünya tehlikeli bir yer. Her yerde tehdit var, hiçbir yerde güvende değiliz.” Maalesef bu insanlığın geldiği duygu yoksunluğunu gösteriyor. Teknoloji gelişti, bir sürü makineler icat ettik ama duygu durumunda ilerleme yok, bilakis geriledik. Hâlbuki iki alanda birlikte ilerleyebilmeliydik. İşin kötüsü kanıksıyoruz artık. Arka arkaya gelen şiddet olaylarından sonra alışıyoruz. Şiddet duygusuyla baş edebilmenin en önemli yolu eğitim. Eğitim argümanlarımızı geliştirmemiz gerekiyor. Derslerin biraz daha farklı olması gerekiyor. Tarih, fizik, coğrafyanın yanında toplumsal yaşamda yararlanabileceğimiz eğitimler olmalı. Ben iletişim konusunda insanlara eğitimler veriyorum. 45 yaşında insanlar bana “Ben nasıl toplum önünde konuşabilirim, kendimi ifade edebilirim?” diyor. Kariyer olarak ilerlemiş ama iletişim dili eksik. Okullarımızda din dersi koyacaksak merhameti, psikolojiyi öğretmeliyiz. İnsan olmanın farkındalığını anlatmalıyız.

Şiddete meyilli veya yalan söyleyen insanları nasıl anlayabiliriz? Beden dili bir insanı ele verir mi?

Beden dili çok önemlidir. Aslında sözlerimizden dah çok anlamı vardır. Ama bir insanın yalan söyleyip söylemediğini anlamak için birkaç kere görüşmeniz lazım. Ondan sonra kendine ait olmayan bazı hareketlerini fark edebilirsiniz ama bazıları yalan söylemeyi çok küçük yaştan itibaren alışkanlık haline getirmişse, profesyonelleşiyor artık.

Farkında olmadan mı gelişiyor?

Hayır, şartları itibarıyla da olur bazen. Evinde çok baskı veya şiddet varsa, sözgelimi öfkeli bir baba varsa, çocuk ceza almamak için savunma mekanizmasını geliştirerek yalan söylemeye başlıyor. Böyle insanları anlayabilmek çok zordur.

Siz yeni tanıştığınız insanlar da neye göre karar verirsiniz?

Ben insanların gözlerine bakarak karar veririm. Şimdiye kadar yanıldığımı söyleyemem. Gözler yalan söylemez.

Kitap çalışmanız nasıl gidiyor?

Bir kitap yazmaya niyetlendim ama yazamamaktan yoruldum hakikaten. Vakit ayıramıyorum ve yazamamaktan beynim yoruldu. “Hayatla İletişim” seminerlerim var, ben burada verdiğim eğitimleri kitap haline getirmeye çalışıyorum. Çünkü insanlar seminerlere gelemeyebiliyor, kitap yazmayı bir ihtiyaç olarak görüyorum ama “Yaz!” deyince olmuyor işte. 2 yıldır mücadele ediyorum. Ama başka bir şeyler gelişmeye başladı bu arada. Yaşanan olaylara karşı duygulanımlarımı , kendi iç yolculuğumu yazma ihtiyacı hissettim. Disipline bağlı kalmadan kendimi serbest bırakayım, dedim ve bir şeyler yazıyorum. Bu yazdıklarımdan bir kitap oluşturabilirim belki. Belki seminerlerle ilgili kitaptan önce bu çıkar bilemiyorum. Biraz akışına bıraktım. Ayrıca şu an detailhaber.com’da yazılarım yayınlanıyor.

Neler Söylemek İstersiniz Hürriyet Okurlarına

Ben bu hayatta yaşamanın bir sorumluluğu olduğuna inanırım. Dünyaya sadece tüketmek ve zaman geçirmek için gelmedik. Bu kadar basit görmüyorum yaşamı. Birbirimize bir şeyler katmalıyız ben artık arkadaş ortamlarımı daha özenle seçer oldum. Birbirimizi besleyemedikten sonra yan yana durmamızın, saatler harcamamızın bir anlamı yok. Bazı insanlara doğuştan her şey tam verilmiş, bu bir şans ve bu şansı başkalarıyla paylaşmalı herkes diye düşünüyorum. Gönüllü çalışmalar çok önemli toplumda, birilerinin bizi dürtmesini beklememeliyiz. Mutluluğu maddesel şeylerde aramamalıyız, inanın kalıcı bir etkisi de yok. Topluma katkı sağlayıp birilerinin yüzünü güldürdüğünüz zaman, onun verdiği mutluluğun hazzı çok başka. Sizi değiştirip dönüştürüyor.

Bunu kendimiz için yapmalıyız.

21.03. 2015

Leave A Comment