ABD ve İsrail’in İran’a saldırıları sonucu sosyal medyada, özellikle muhafazakârlar içinde mezhepçilik tartışmaları başladı.
Tayyip Bey’in, eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in, Saadet Partili yetkililerinin de dikkat çektiği ve eleştirdiği bu tartışmalar önemli. Türkiye tarihinin hiçbir döneminde mezhep tartışmaları toplumu rahatsız edecek seviyede yer almadı. Bugüne kadar komşusunun hangi mezhepten olduğuyla ilgilenen birini de görmedim. Tam tersine ibadet yapan insanların çoğu amelde ve itikatta hangi mezhepten olduğunu bilmez. Kasıtlı olarak Türkiye sınırları içine sokulmaya çalışılan mezhep tartışmalarına kasıtsız olsa da kapılanlar var… Mesela geçen günlerde bir cemaatin bünyesinde açtığı kuran kursu için verdiği reklam düştü önüme… Reklam ilanında şöyle deniyor: “Ehli Sünnet Âlimi Yetiştiriyoruz.” Bugüne kadar vurgu yapılmayan ehli sünnetliğe bugün neden vurgu yapılıyor durup düşünmemiz lazım.
Mezhep tartışmaları İranlı yazar Ali Şeriati üzerinden de yürüyor maalesef. Ali Şeriati’nin kitaplarıyla 90’lı yıllarda tanıştım. Birkaç kitabını okudum ve eleştirel dilini çok sevdim. Çok iyi hatırlıyorum, o dönem Şeriati’nin kitapları çok sevilir ve okunurdu. Ne oldu da dün Şeriati’nin kitaplarını okuyarak aydınlanan camiamızın insanı bugün karanlığa işaret ediyor.
Gerçi Ali Şeriati’nin kitaplarının giriş cümlesi “Sizi rahatsız etmeye geldim.” sözüyle başlar. Dün okurların duyduğu rahatsızlıkla bugün duyduğu rahatsızlık arasındaki fark Şeriati’nin değil okurun sorunudur.
Bilmeyenler için söyleyeyim, Şeriati İranlı bir yazar. İçinde büyüdüğü geleneksel Şiiliği eleştirdiği için İran’da tepkiler alan, cezaevinde yatan ve nihayetinde öldürülen bir düşünce insanı.
Bugün İran’a saldırılar karşısında Şiiliğe karşı neredeyse Siyonizm’i tercih edecek ve alkışlayacak kadar gözleri kör eden bu düşmanlığın sebepleri nedir anlamak mümkün değil. Bir yazarı, düşünürü; İslam tarihini değerlendirmesinden dolayı aşağılamaya çalışmak hangi mantığa sığar, bunu anlamak hiç mümkün değil. Sosyal medyada paylaşılan bu tarz açıklamaları hadsizlik olarak değerlendiriyorum.
Bu anlamda Tayyip Bey’in muhafazakâr camiaya tepkisi çok önemli…
Ortadoğu’yu felakete sürükleyen mezhepçilik ayrışmasının gündemimize sokulması elbette masum değildir. Millet olma bilincine çomak sokmaya çalışanlarla mücadele edeceğimize yapılan tartışmaları kınıyorum. Özellikle Saadet Partisi’ni İran özelinde mezhepçilik tartışmalarına sürüklemeye çalışanlara Erbakan Hoca’nın “Hadi oradan” sözlerini hatırlatıyorum. Bu hatırlatmayı yapıyor olmam da ayrıca canımı acıtıyor. Çok yazık…
Benim vefa duygum farklıdır. Kitaplarını severek okuduğum bir yazara, düşünüre haksızlık yapılmasına asla gönlüm razı olmaz. Ali Şeriati’nin kitaplarından Müslümanlara yönelttiği eleştirileri paylaşacağım. Kitabında sık sık sosyolojiye atıfta bulunan Şeriati kuru kuruya bir savunucu değildir.
Örneğin; Karl Marx’ın “Din halkın afyonudur.” sözü genel olarak her dindar açısından eleştirilir ve din düşmanlığı olarak görülürdü. Bakın Şeriati ne diyor “…. Bazı insanlar kendi konumunu garantiye almak ve yaşam biçimini sürekli kılmak için dine ihtiyaç duyar. Bir insanın kendi isteğiyle, gönlünden gelerek zillete razı olması için dinden daha iyi etken, daha iyi potansiyel ne olabilir ki?”
Şeriati’nin Dine Karşı Din kitabındaki “Tarih boyunca din, dinsizliğe karşı değil, bilakis her zaman dine karşı savaşmıştır.” sözü günümüz tarihi için de geçerli değil midir?
Şeriati der ki; “Sosyal meselelerin söz konusu olduğu ve sosyal anlamda bir saftan, bir bakış açısından söz edilen bütün ayet ve hadislerde Allah, insanlar sözcüğünün eş anlamlısı olarak kullanılır. Yani Allah, halkın yanında ve safında yer alır. Dost kisvesine bürünmüş bir düşman ile mücadele etmek, tevhit diniyle savaşmak amacıyla takva ve tevhit elbisesine bürünen şirk dini ile savaşmak zordur. O kadar zordur ki Ali dahi bu mücadeleyi kaybetmiştir.”
Kitaplardan birçok alıntı yapmak isterim ama mümkün değil. Şeriati’nin İnsanın Dört Zindanı adlı kitabından bir bölümle bitireceğim.
“… Âdem cennette olduğu ve başkaldırmadığı müddetçe insan değil, melek idi. Vaat edilen cennet, Adem’in kovulduğu cennetin karşıtıdır. Yeryüzünde gayret, uğraşı, savaş ve kendi geçimini üstlenme görevini üstlenir. Bu anne ve babaların çocuklarını evden uzaklaştırdıklarında, o çocukların kendi hayat sorumluğunu kendilerine havale etmiş olmalarıdır. Bu tam da Sartre’in “Delaissement” adıyla ortaya koyduğu sözcüğün tercümesidir. Yani insan kendine bırakılmıştır.”
Evet Şeriati, insanı sorgulayan, cenneti birkaç huriden ibaret görmeyenlerin anlamayacağı bir düşünür ve yazardır. Rahmet diliyorum.

